Nefretin ateşi ve kederin külü

Müjde Işıl – Teknolojik açıdan çığır açmıştı “Avatar”, 16 yıl önce vizyona girdiğinde. Ama özünde bir “Pocahontas” uyarlamasıydı. Aradan yıllar geçip dünya daha da yaşanmaz bir yer oldukça “Avatar”ın eleştirileri ve dertleri, kullanılan teknoloji kadar öne çıktı. Serinin ikinci filmi “Suyun Yolu”nun merkezinde okyanusların tahribatına, hayvan türlerinin yok edilmesine ve balina avcılığına karşı güçlü bir söylem vardı. Cameron üçüncü film “Fire and Ash/Ateş ve Kül”de yine benzer temaları ele alsa da merkeze dünyamızı kasıp kavuran savaşları koyuyor.

İkinci filmde Jack ve Neytiri, büyük oğullarını kaybetmişlerdi. Üçüncü film hikâyeyi o noktadan alarak devam ettiriyor. Jack ve Neytiri’nin yas tutuşlarındaki farkı görüyoruz. Jack küçük oğlunu suçlarken Neytiri ise Spider yüzünden oğlunun öldüğünü düşünüyor ve Tanrıça Eywa’ya sığınıyor. Ailenin küçük oğlunun suçluluk ve kendini kanıtlama isteği, yas temasıyla bütünleşiyor. Ancak filmde bu tema kısa sürede yerini bir başka olguya bırakıyor: Savaş. “Avatar” serisinin iki filminde de savaş, şiddet, yakıp yıkma önemli bir yer tutar ama üçüncü film bu açıdan zirve noktası. İkinci filmin finalinde gemide geçen kapışmanın kaç katını üçüncü filmde izliyoruz; havada, karada, denizde ayrı… O kadar ki daha filmin başlarında ilk savaş sahnesine şahit oluyoruz. Sırf bu sahne bile başka bir “Avatar” filminin zirve noktası olabilir ama Cameron “Ateş ve Kül”de ardı arkası kesilmeyen bir savaşlar zinciri kuruyor. Ailenin her üyesinin hayatının defalarca tehlikeye girmesi ve savaş temasının ağırlığı, “Ateş ve Kül”ü serinin en karanlık filmi yapıyor.

Dini meseleler

“Nefretin ateşi geride kederin külünü bırakır” mottosu, filmin çıkış noktası. Oona Chaplin’in hayat verdiği Varang’ın liderlik ettiği kül halkını da simgeliyor filmin adı. Varang, Tanrıça Eywa’dan ve diğer halklardan destek alamayınca hayatta kalmanın çaresini şiddet ve yağmada bulmuş bir karakter. Gazze başta olmak üzere dünyada yaşanan katliamlara odaklanan Cameron, şiddetin şiddeti doğurduğunu ve şiddet karşısında susmanın da barış getirmeyeceğini vurguluyor filmde. Cameron filmde Hıristiyan inancından da besleniyor. Kiri’nin babasız doğması ve ölen Spider’ı diriltmesi Hz. İsa’nın mucizeleriyle örtüşüyor. Bunun yanında bilimi de önceliklendiriyor. İkinci filmde tanıştığımız deniz biyoloğu hem hayvan katliamına hem de Jack’in handikabına karşı kurtarıcı oluyor. “Ateş ve Kül” ilk iki filmden, özellikle de ikinciden daha farklı bir şey söylemiyor ama savaş ve şiddet vurgusu daha ağır basıyor bu kez. İkinci filmdeki büyüleyici görselliği birkaç adım ileri taşıyor üçüncü film. Görselliğin ihtişamı karşısında ise ikinci filmle tekrar eden senaryonun tekdüzeliği mevcut. ‘Bunu daha önce de izlemiştik’ duygusu ağır basıyor. İlk film fütüristik görünürken, üçüncü filmde ise aşinalık hissi hâkim. Yine de teknolojik hüner ve doğayla barış mesajları hayranlık uyandırıyor. Charlie Chaplin’in torunu Oona Chaplin’in performansı da…

‘Yapay zekâ yok’

James Cameron ilk filmle 3D furyasını başlattığında, sinemanın hikâyeyi ikinci plana atıp görsel şova odaklanmasına sempatiyle bakmamıştık açıkçası. Aradan geçen 16 yılda sinema deneyimimize IMAX gözlükleri de eklendi. Ancak süreç ilginç şekilde tersine dönmüş görünüyor. Sinema teknolojisinin geleceğini şekillendirmiş ve hâlâ şekillendiren bu sinemacı, bugün yapay zekâya olumsuz yaklaşıyor. “Avatar: Ateş ve Kül”ün başındaki iki buçuk dakikalık sunumda Cameron, filmde yaratıcı yapay zekâ kullanılmadığını, hareket yakalama teknolojisinden faydalanılsa da oyuncuların performanslarının duygusal boyutunun tamamen gerçek olduğunun, filmde insan dokunuşunun öneminin altını çiziyor. Teknolojiyi kullanmada öncü olan Cameron’ın yapay zekânın yapaylığından kaçınması, filmin olası gişe başarısından bile daha çok şey ifade ediyor sinemanın geleceği için. Ve Cameron, teknoloji ile hikâye anlatıcılığının kesişim noktasında rakipsiz bir usta olarak saygınlığını korumaya devam ediyor.

Author: admin